Teknokentler, üniversitelilere öğrendiklerini maddi engellere takılmadan uygulayabilecekleri, henüz öğrenci iken kariyer yapmanın, hatta şirket kurup “CEO olmanın” mümkün olduğu yerler olarak pazarlanmakta; yerli ve milli teknolojinin üretildiği alanlar olarak tanıtılmaktadır. Üniversite-sanayi iş birliği gibi programlarla altı doldurulmaya çalışılan bu anlatı, teknokentleri birer fırsat alanı olarak üniversitelilere satmaktadır.
Üniversitelerin bilginin özgürce ve toplum yararına üretilmesi gereken yerler olması gerekirken, bugün üniversiteliler yoksulluk ve geleceksizlik kıskacı altında, bilimin ticarileştirildiği teknokentlere yönlendirilmektedir. Bu süreçte üniversiteliler kendilerini toplumsal fayda üretmekten uzak kâr odaklı bir üretimin içerisinde bulmaktadır. Teknokentlerde kendisine özgür bir üretim ortamı ve güvenli bir gelecek bulduğunu düşünen üniversiteliler, gerçekte ellerinden alınan geleceğin, sofralarından çalınan ekmeğin yalnızca bir kısmına ve bu “özgür” üretim alanı anlatısında sadece izin verilen bir özgürlüğe erişebilmekte. Ancak bu erişim dahi piyasa koşulları içerisindeki rekabete göre şekillenmektedir. Bu durum bir fırsat ya da rekabetin sonucunda kazanılan bir ödül gibi pazarlansa da, aslında mevcut eşitsizliklerin yeniden üretilmesinden ibarettir.
Üniversitelerde toplum yararına üretilmesi gereken bilgi, bugün teknokentlerde büyük ölçüde savaş ve piyasa odaklı alanlara yönlendirilmektedir. Üniversiteli gençlik, yoksulluk ve geleceksizlik altında üniversiteleri birer “kariyer kapısı” olarak görmek zorunda bırakılmış, kendi geleceğini ancak bu sistem içinde rekabet ederek kurabileceğine inandırılmıştır. Bu bağlamda teknokentler de, 12 Eylül faşist cuntası sonrası, ülkenin neoliberal politikalara uyumlu, piyasa odaklı dönüşümünün bir parçası olarak karşımıza çıkmıştır.
Teknokentlerde faaliyet gösteren şirketler kamu destekleri ve vergi muafiyetleri gibi ayrıcalıklardan yararlanarak üretim yapmaktadır. Her gün soframızdan eksilen bir ekmek ile can suyu bulan bu şirketler ağırlıklı olarak “savunma” adı altındaki savaş sanayiine bilişim, telekomünikasyon ve sağlık gibi alanlarda teknoloji üretmektedir. Bu alanlardaki üretim de doğrudan ya da dolaylı olarak emperyalizm ve savaş ittifaklarına yapılmaktadır.
Ülkemizdeki teknokentlerin dahil olduğu uluslararası programlar bunu açıkça ortaya koymaktadır. NATO’nun yürüttüğü DIANA (Defence Innovation Accelerator for the North Atlantic: Kuzey Atlantik için Savunma İnovasyonu Hızlandırıcısı) programı, bu programlar içerisinde önemli bir örnektir. DIANA, NATO üyesi ülkelerdeki askeri ve sivil uzmanların yürütücülüğünü üstlendiği, Üniversite-Sermaye iş birliği ile NATO’nun teknolojik üstünlüğünü artırmayı amaçlayan bir programdır. Program yapay zekâ, büyük veri, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji ve enerji gibi alanlarda çift kullanımlı (dual-use) yani sivil ve askeri düzeyde kullanılabilecek teknolojilerin üretilmesini hedeflemektedir.
DIANA’nın temel özelliklerinden biri olan çift kullanımlı (dual-use) teknoloji, askeri ve sivil işlevlerin birlikte geliştirilmesini ifade ederken; bu teknolojik ilerlemenin arkasında önemli bir ideolojik rol de bulunmaktadır. Savunma sanayi ya da savaş endüstrisi söz konusu olduğunda oluşabilecek toplumsal tepkileri azaltmak ve görünmez kılmak amacıyla bu söylem geliştirilmiştir. Dual-use kavramı, savaş teknolojilerini güvenlik, dayanıklılık ve inovasyon gibi kavramlarla yeniden tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu yaklaşım, üniversitenin kamusal ve toplumsal işlevi yerine sermaye-devlet-askeri blok için teknoloji üretimini olağanlaştırır. Emperyalist ihtiyaçları insanlığın ortak gereksinimi gibi sunar; NATO’nun savaş hazırlıklarını ise dayanıklılık, güvenlik, barış ve ortak gelecek gibi evrensel değerler üzerinden meşrulaştırır.
DIANA programı üniversitelilerden sivil ve askeri alanlarda kullanılabilecek teknolojiler geliştirmesini beklediğini iddia etse de, üniversitelilerden çözmelerini istedikleri problemler, geliştirilecek teknolojinin aslında doğrudan savaş için olduğunu göstermektedir. Örneğin, üniversitelerde kanser tedavisi için, doğa olaylarının afete dönüşmemesi için çalışılabilirken, 2025 yılında katılımcılardan bir NATO askerinin tıbbi dayanıklılığı, tahliyesi ve nasıl yaralandığının tespiti üzerine çözümler üretmesi beklenmiştir. Bunu da doğal afetlerde NATO vatandaşlarının hayatta kalma olasılığını artırma ve sağlığını sürdürme gibi laflarla bir veya iki cümleyle süsleyerek “sivil-askeri” kullanım başlığının altına almıştır.
Teknokentlerin bünyesinde bulunan NATO DIANA programı, NATO ülkelerindeki araştırmacı ve teknoloji geliştiricilerini; yapay zekâ, kuantum, biyoteknoloji, uzay, enerji ve haberleşme gibi alanlarda çift kullanımlı (dual-use) teknolojiler üretmeye yönlendirmeyi ve bu teknolojileri NATO’nun savunma ve güvenlik ihtiyaçlarıyla uyumlu hale getirmeyi amaçlamaktadır.
NATO DIANA’nın 2026 yılı “challenge” başlıkları arasında; savaş lojistiği, elektromanyetik harp ortamı, insansız sistemler, uzay dayanıklılığı ve veri temelli karar alma yer almaktadır. Resmi hızlandırıcı konumundaki ODTÜ Teknokent’te bu başlıklar doğrultusunda askeri ve stratejik gereksinimler karşılanmakta, üniversitenin kaynakları ve öğrencileri bu doğrultuda kullanılmaktadır. Özetle ODTÜ Teknokent’teki DIANA programı, üniversite içi ve çevresindeki teknolojik üretimi NATO merkezli savunma sanayi stratejisine entegre eden bir mekanizma işlevi görmektedir.
NATO’nun resmi tanımına göre 32 NATO ülkesinde faaliyet gösteren, 16-17 hızlandırıcı merkezden oluşan bu girişimin ülkemizdeki ana hızlandırıcı merkezi ODTÜ Teknokent’tir. ODTÜ Teknokent’te yer alan NATO DIANA programının rolü; NATO’nun her yıl ilan ettiği “challenge” başlıkları kapsamında girişimleri seçmek, programa dahil etmek, projelerin resmi hızlandırıcısı olmak ve NATO ağı içindeki test merkezlerine erişim sağlayarak olası askeri kullanım senaryolarını değerlendirmektir. NATO DIANA programının ODTÜ Teknokent üzerinden yararlandığı başlıca alanlar ise; yapay zekâ, siber güvenlik, enerji dayanıklılığı, biyoteknoloji ve ileri malzemelerdir.
ODTÜ Teknokent’te kurulan ve SKYTECH ROBOTİK firmasının altında üretilen STRIKE drone projesi, NATO tarafından yaklaşık 80 firmanın katıldığı Innovation Hackathon yarışmasında ilk 10’a girerek ödül almış ve DIANA programına davet edilmiştir. ODTÜ Teknokent ayrıca ODTÜ-MEMS, ODT-GÜNAM gibi araştırma ve test merkezlerini DIANA programına sunmaktadır.
Hacettepe Teknokent de aynı ODTÜ Teknokent gibi savaş endüstrisi ve NATO ile iş birliğinden geri kalmamaktadır. Beytepe Kampüsü’nde bulunan ARKE TELEKOM şirketi NATO DIANA projesi kapsamında fon almakta olan yerli şirketlerden sadece birisidir. Bu şirket 2026’da Advanced Communication Technologies başlığı altında seçilmiş ve NATO’nun taktik İHA operasyonları için gelişmiş haberleşme teknolojileri geliştirmektedir. Bununla beraber askeri simülasyonlar ve yazılımlar da yapmaktadır.
Gazi Teknopark’ta bulunan MİA TEKNOLOJİ şirketi NATO İletişim ve Bilgi Ajansı tarafından açılan ihaleyi kazanarak SSSB projesi altında NATO’nun donanmasına çalışmaktadır.
Bu şirketler NATO ile iş birliği içerisinde olan firmalardan sadece birkaçı olsa da Teknokentlerde NATO’nun savaş endüstrisine farklı alanlarda üretim yapan birçok firma vardır. Savunma sanayi ve savunmayla bağlantılı yazılım firmalarının başka sektörlere karşı fazlaca bulunması doğal koşullar altında olan bir şey değil, hükümetin kasıtlı politikalarının sonucudur. Ülkemizdeki üniversite öğrencilerinin eğitimleri ve yetenekleri savaş sermayesi dışında kullanılmaya olanak tanınmamaktadır. Bilgi sermayemiz insanlığın veya dünyanın yararına değil, emperyalistlerin Orta Doğu’nun, Asya’nın, Latin Amerika’nın topraklarını ve egemenliğini gasp etmesinde kullanılmaktadır.
Bu üretim sürecinde yer alan mühendisler de “problem çözen girişimci”, “yüksek teknoloji üreticisi” ve “küresel rekabet aktörü” olarak tanımlanırken; gerçekte savunma tedarik zincirine dahil olan, NATO “challenge” başlıklarına göre ürün geliştiren ve yatırımcı talepleri doğrultusunda yönlenen aktörler olarak faaliyet yürütürler. Ayrıca laboratuvarlar, kamu destekleri ve yatırım fonları gibi kamusal kaynaklar; toplumsal ihtiyaçlar yerine savunma tedariki, güvenlik pazarı, NATO “challenge” programları ve NATO ölçeğindeki şirketlere yönlendirilmektedir.
ODTÜ Teknokent’te yer alan DIANA programı kapsamında bugüne kadar gerçekleştirilen somut adımlar şunlardır:
1. NATO DIANA’ya (genel çerçevede) nitelikli başvurular hazırlanmasını sağlamak amacıyla “DUALSPARK” adlı bir ön hızlandırma programı başlatılmıştır.
Bu program kapsamında savunma sanayi tedarik süreçleri eğitimi, müzakere ve pazarlık teknikleri, marka değeri oluşturma ve pazarlama stratejileri gibi içerikler sunulmaktadır.
2. Mentorluk, test merkezleri, yatırım ağları ve savunma bağlantılarını kapsayan yerel bir altyapı oluşturulmuştur.
Bu altyapı, savunma aktörleriyle bağlantı kurulmasını ve savunma şirketlerine erişimi içermektedir.
3. ODTÜ Teknokent’in, DIANA kohortundaki şirketlerle eşleştirme yaptığı duyurulmuştur.
ODTÜ Teknokent aracılığıyla savunma ve havacılık şirketleriyle doğrudan eşleştirmeler yapılmış; test ve doğrulama süreçleri ile ortaklık protokolleri hayata geçirilmiştir.
ODTÜ ekosisteminde öne çıkan en büyük şirketler ASELSAN ve ROKETSAN’dır. ODTÜ’de NATO DIANA’nın en kritik dayanaklarından biri, ASELSAN ve ROKETSAN gibi ana yüklenicilere açılan bir kapı işlevi görmesidir. Çünkü DIANA’nın “çift kullanımlı” olarak tanımladığı teknolojiler, bu şirketler aracılığıyla doğrudan savunma tedarik zincirine, test süreçlerine ve askeri platformlara entegre edilmektedir. Bu bağlamda ASELSAN ve ROKETSAN, NATO DIANA’nın ODTÜ’deki varlığını soyut bir inovasyon girişimi olmaktan çıkarıp fiili bir militarizasyon mekanizmasına dönüştüren başlıca kurumsal eşiklerdir.
Üniversitelerimizin teknokentleri ve NATO arasındaki bu tür iş birlikleri, teknokentlerin ülkenin kalkınmasını sağlayan yerli-milli teknoloji üretim merkezleri değil, emperyalizmin dünya sahnesinde askeri ve teknolojik üstünlüğünü sağlayan odak noktaları olduğunu gösteren en önemli kanıttır.
Yani teknokentler, üniversitelilere bir fırsat alanı olarak sunulsa da, pratikte belirli şirketlerin bulunduğu, halktan çalınan kaynakların bu şirketlere aktığı ve bu kaynaklarla da teknolojinin toplumun yararı için değil, halkların katli için üretildiği alanlardan başka bir şey değildir.

