Başkan olmadan önce: Sermayedar

Donald Trump, başkanlığından önce de iş dünyasında, televizyonda, medyada bilinen; Trump Organization üzerinden işlettiği birçok gayrimenkul, otel ve gazino ile New York’ta emlak ve sermaye piyasasında büyümüş bir sermayedar, televizyon şovlarıyla da tanınır biriydi. Şimdi elinde bulunan güce güç katan bunlarla beraber var olan karanlık geçmişidir. Tek kalemle dünya halklarının kaderini belirleme gücüne sahip olduğunu zannneden Trump’ın karanlık kişiliğini, sermaye sınıfıyla ilişkisini ve temsilcisi olduğu yayılmacı politikaları tanıyalım.

Donald Trump, birçoğu sonradan iflas etmiş oteller, kumarhaneler işletmiş; televizyon şovlarıyla da tanınır bir kişilikti. Sunuculuğunu yaptığı 2004 yılında başlayan “The Apprentice” programının çalışanları, Trump’ın şirketinde bir yıllık sözleşme kazanabilmek için mücadele ediyordu.

Seçim Kampanyası: Make America Great Again (MAGA)

2015’te Amerika başkanlık seçimlerine adaylığını koyduğunda “MAGA (Make America Great Again) sloganıyla kampanya yürüttü. Bu, muhafazakar ve milliyetçi kesime oynayan gelenekçi bir stratejiydi ve başkanlığa geldiği takdirde nasıl bir yol izleyeceğinin ipucuydu. Trump’a göre, Amerika eskiden daha iyi bir yerdi. ABD çıkarlarının öncelendiği, göçmen politikalarının büyük ölçüde sınırlandırıldığı “düzeltilmiş” bir Amerika’yı geri getireceğini bu sloganla vaat ediyordu.

Başkanlığının İlk Dönemi: Nefretin Figürü

Şunu söyleyerek başlamak gerekir: Trump, kapitalizmin bilinçli biçimde yarattığı bir figür değildir. Aksine, emperyalist sistemin kriz koşullarında derinleşen sınıf çelişkilerinin ve ABD egemen sınıfı içindeki farklı sermaye gruplarının çatışmasının ürünü olarak ortaya çıkmış siyasal bir temsilcidir. Özellikle 2008 krizi gibi “aşırı üretim krizleri” emperyalist sistemin doğasında vardır. Bu gibi krizler, sistemin devamlılığını ve meşruluğunu zedeler. Bu sistemin içinde refahla yaşamanın mümkün olmadığı daha görünür hale gelir. Böyle dönemlerde, aynı kapitalist politikayı temsil etse de partiler arasında temsil krizi yaşanır. Trump, tam da böyle bir tarihsel momentte, egemen sınıf içindeki farklı çözüm arayışlarının siyasal düzlemde öne çıkan temsilcilerinden biri haline gelmiştir. Trump, sisteme duyulan öfkeyi birçok yöntemle sistem dışına indirgemektedir. Bunu göçmenler, dış güçler, ulusal güvenlik gibi yazının ilerleyen kısımlarında detaylı bahsedeceğimiz birçok faktörle gerçekleştirmektedir. Asıl önemli nokta ise şudur. Bu dönemde sermaye birikiminin yeniden hızlandırılması ve ABD emperyalizminin küresel rekabetteki konumunun korunması egemen sınıf açısından temel bir zorunluluk haline gelmiştir. Özellikle 2008 kriziyle birlikte ABD sermayesi kâr oranları, sanayi üretiminin küresel dağılımı ve dünya pazarları üzerindeki hegemonya bakımından ciddi bir gerileme baskısıyla karşı karşıya kalmış, Çin gibi rakip güçler üretim ve ticaret alanında güç kazanmıştır. Trump, sermaye birikimini yeniden canlandırmayı hedefleyen korumacı ticaret politikaları, vergi indirimleri ve militarist dış politika hamleleriyle bu yönelimin siyasal taşıyıcısı olmuştur. Böylece kriz koşullarında ortaya çıkan toplumsal hoşnutsuzluk sınıfsal bir hatta yönelmek yerine milliyetçilik, güvenlik söylemi ve dış tehdit anlatıları üzerinden yeniden düzen sınırları içine çekilmeye çalışılmıştır.

Göçmen karşıtlığı

Başkanlığının ilk döneminde, göçmen karşıtı söylemler ve politikalar üretti. Amerika’da etnik nefreti körükledi. Meksikalılara “suçlu ve “t*cavüzcü” gibi söylemlerde bulunarak göçmenleri hedef gösterdi. İlk başkanlık döneminde “sınırda sıfır tolerans” politikasıyla Meksika sınırına 732 km’ye yakın bir bariyer inşa etti. Belli ülkelere doğrudan seyahat yasağı getirdi. Döneminde göçmenlik ajansı adı verilen ICE etkin biçimde faaliyet yürüttü. Göçmenlerin sınır dışı işlemleri büyük bir hızla gerçekleştirildi ve göçmenler “ulusal güvenlik” kılıfıyla kriminalize edildi. Burada göçmen karşıtı siyaset yalnızca ideolojik bir nefret üretimi olarak kurgulanmamıştır. Amaç, aynı zamanda emek piyasasını bölerek işçi sınıfını parçalama, ücretleri baskılama ve güvencesiz emeği genişletme işlevi gören sınıfsal bir yönetim mekanizmasıdır.

Büyük şirketlere vergi indirimi

Büyük şirketlerin lehine gerçekleştirilen  kurum vergi indirimleriyle vergileri büyük ölçüde düşüren “Tax Cuts and Jobs Act” adlı yasayı imzaladı.

Hakkındaki davalar ve aldığı cezalar

Trump’ın Beyaz Saray’daki görevinin bitmesinden önce Trump hakkında “görevini kötüye kullanması” üzerine azil süreci başlatıldı. Davalar sürüyor. Trump’a yönelik davalar yalnızca bu yönde değil, hakkında birçok dava var. Başkanlığından sonra devlete ait belgeleri kaçırıp sakladığına dair yargılandı. Eski gazeteci Jean Carroll’a yönelik cinsel saldırı davasıyla yargılanarak para cezası ödedi.

Nefretin körükleyicisi

Başkanlık görevini devrettikten sonra oyların çalındığını söyleyerek destekçilerine “Eğer şimdi savaşmazsanız bir daha ülkeniz olmayacak” diyerek kitlesinin 6 Ocak 2021’de gerçekleştirdiği ve 5 kişinin öldüğü kongre baskınının tetikçisi olmuştu.

Kısacası Trump, farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da ABD emperyalizminin çıkarlarını temsil eden burjuva siyasal hattın sürekliliğini ifade etmektedir. Göçmen nefreti ve politikalarının temel sebebi, sınıfsal öfkeyi milliyetçilikle iç krizler yaratarak çarpıtmaktır. Göçmenleri günah keçisi ilan edip işsizliğin, düşük ücretin, suçların sorumlusu olarak göstererek; öfkenin sınıfsal odağını bulanıklaştırmaktadır. Yarattığı bu algı operasyonu, kirli siyasetinin temelini oluşturmaktadır. Kapitalizmin krizini, ülkenin göçmenler ve başka unsurlar tarafından sürekli “istila” ve “işgal” altında olduğu propagandasıyla gizlemeyi amaçlamaktadır. Oysa, bugün de olduğu gibi göçmenlerin ülkelerini yıllarca işgal eden, yoksullaştıran, rejimleri istikrarsızlaştırarak çökerten tam da ABD’nin yayılmacı politikalarıdır. ABD’nin de içinde bulunduğu NATO’nun girerek talan ettiği yerlerdir. Şimdi ise göçmenleri düşman ilan eden de bugün Amerika başkanı Donald Trump’tır. “Sınırları koruma” maskesi takınan Donald Trump; bugün ikinci başkanlık döneminde de gördüğümüz gibi Venezuela’ya saldırmış, Grönland’ı ve Panama Kanalı’nı ele geçirmek için dünyaya tehditler savurmuş, dünya halklarını tehdit etmiştir.

Donald Trump’ın İkinci Başkanlık Dönemi: Emperyalist Yıkımın Karakteri

Başkanlık seçimleri sürecinde Trump’ın üzerinde durduğu, propagandasını yarattığı konular belliydi:

Göçmen karşıtı politikaları ve etnik saldırının kurumsallaştırılması: ICE

Göçmenlere yönelik “tolerans yok” politikası, bireysel ve kurumsal vergi indirimi vaatleri ve enflasyon ile mücadele başlıkları ABD’nin ikinci Trump dönemi için de ilk dönem olduğu gibi belirleyiciydi.

Başkanlık seçim süreci boyunca üzerinde durduğu temel konular başkanlığa geçmesiyle birlikte göç kolaylaştırıcı düzenlemeleri iptal etmesiyle, göçmenlere yardım eden federal fonları kesmesiyle, tarihin en büyük sınır dışı operasyonları ile kendini gösterdi. Göçmenlik yasalarını uygulayan, göçmenleri tutuklayan/sınır dışı eden yapı ICE’ın yetkilerinin genişletilmesi, devletin zor aygıtlarının emek gücü hareketliliğini denetlemek ve göçmen emeğini daha disiplinli hale getirmek amacıyla yoğunlaştırılmasının bir sonucudur. İçlerinde birçok göçmen ve hükümet karşıtı protestocuların olduğu çok sayıda insan, ICE ajanları tarafından katledildi. Bu açıkça gösterir ki, Trump’ ın “ulusal güvenlik” söylemi; halkların tüm ezilen, muhalif kesimlerinin güvencesiz yaşamını gizlemeye yönelik bir maskedir. ICE, göçmen karşıtlığının ürünü olarak ortaya çıkmış bir şey değil, Trump’ ın emek piyasasının kontrolünün planlı müdahalesi projesidir. Göçmenlere yönelik bu politikaların sebebi basit bir “nefret” olarak tanımlanamaz çünkü bu politikaların temel sebebi emek gücü piyasasının düzenlenmesi ihtiyacıdır. Göçmen emeği, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz emek gücünün temel ihtiyaçlarındandır. ABD’de inşaat, hizmet, lojistik gibi sektörler göçmen emeğinin yoğunluklu olduğu alanlardır. Şu dönemde ICE’ın göçmenler üzerindeki faaliyetlerinin amacı, yani Trump’ın politikası da göçü durdurmak değil onun emeğini daha denetlenebilir ve güvencesiz hale getirerek sistem için daha işlevsel kılmaktır. Baskı arttıkça özellikle göçmen işçiler daha düşük ücretleri kabul etmekte böylece sermayenin emeğe yönelik maliyeti azalmaktadır. Böylece, göçmenlerin ucuz iş gücü piyasasına tam entegrasyonunun sağlanması ve tüm emek gücü maliyetinin baskılanması amaçlanmaktadır. Emperyalizm tam da bu yüzden “göçmen karşıtlığını” kullanır. Yerli-göçmen işçi arasındaki ücret farkını “göçmen karşıtlığı” gibi ideolojik manipülasyon mekanizması kullanarak daha da derinleştirir. Böylece, emek piyasasının kontrolü her yönden sağlanır. Trump da tam olarak bu stratejiyi uygulamaktadır.

Vergi indirimlerinin genişletilmesi

Trump’ın 2017’de başlattığı vergi indirimleri, yeni döneminde de genişletilmiş biçimde sürüyor. Trump, 2025’te büyük bir vergi düzenlemesine gitti. Birçok kurumun vergi indirimini uzattı, genişletti. İlk başkanlık dönemindeki politikasını kalıcılaştırmış oldu. Vergi indirimleri, büyük emperyalist şirketler ve dev sermaye özelinde işletilmektedir. Bu politika, istihdam yaratmaktan çok kriz koşullarında sermaye birikimini hızlandırmayı ve kâr oranlarını yeniden yükseltmeyi hedefleyen devlet müdahalesi niteliği taşımaktadır.

Bu da, üretimin ülke ihtiyacına yönelik değil, sermaye ihtiyacına göre devlet eliyle şekillendirilmesidir. Trump’ın vergi indirimi uygulamasıyla şirketler kârını almaya, karşılıklı emperyalist çıkarlar korunmaya devam etti. Amazon, Tesla gibi büyük sermaye gruplarının “Big Beautiful Bill Act” ile büyük oranda vergi indirimi almasının da, Trump’ ın ikinci başkanlık dönemine gelmesinde sermaye gruplarının doğrudan desteğinin bulunması ve Elon Musk gibi isimlerin Trump için açıkça oy toplama girişimlerinin olması üzerine gelişmiştir. Ortada, bu sermaye grupları ve Trump arasında ortak bir çıkar ilişkisi olduğu açıktır. Fakat sonuç istedikleri gibi gelişmemiş, yatırım beklenen ölçüde artmamış ve bütçe açığı büyümüştür.

Çin’e yüksek gümrük vergisi

Çin’e yüksek gümrük vergisi getirerek; stratejik rakibine karşı ABD sanayisini güçlendirmek ve kalkan oluşturmayı hedefledi. Sonucunda ise Çin’den gelen ithalatın azalmasıyla birçok ürünün maliyeti arttı ve beraberinde artış halka yansımış oldu. Kısacası “enflasyonla mücadele” ettiğini söyleyen Trump, uluslararası ekonomide hegemonyasını koruma amaçlı politikalarla fiyatları arttıracak uygulamalara giderek doğrudan enflasyon baskısına sonuç veren hamleler yaptı.  Çin’e yönelik de yaptığı gibi “haksız ticaret uygulamaları” benzeri söylemlerle krizin suçunu dışsallaştırırken bir yandan da “milli sermaye” vurgusu yaparak meşruiyet üretmeye çalışmıştır. Bu hamleler, ticari bir anlaşmazlıktan ziyade emperyalist güçler arasında dünya pazarlarının yeniden paylaşımına yönelik rekabetin ekonomik araçlarla yürütülmesidir.

Trump’ın politikaları; enflasyonla mücadele üzerine değil, sanayi koruma ve uluslararası rekabet gibi emperyalist çıkarlar üzerine kuruludur. Böylece Trump dönemi, bireysel bir siyasal sapma değildir, bilakis emperyalist sistemin kriz koşullarında devlet aygıtının sermaye birikimini yeniden düzenlemek için aldığı özgün yönetim biçimlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır.

Dosyanın ikinci bölümünde, Trump’ın savaş çığırtkanlığına, emperyalist genişleme politikalarına ve NATO ilişkilerine değineceğiz.