NATO Askeri Yapılanmaları

NATO kamuoyuna “savunma ittifakı” olarak sunulur. Ancak bu tanım, NATO’nun sahip olduğu askeri yapılanmaları, üs ağı, lojistik imkanları ve yürüttüğü operasyonlar düşünüldüğünde eksik kalır. NATO, üye ülkelerin sınırlarını korumaya ya da savunmaya dönük bir yapı değil ABD’nin güdümünde dünyanın farklı bölgelerine hızla konuşlanabilen, ileri teknolojilere sahip ve sürekli hazır tutulan devasa bir askeri yapılanmayla dizayn edilmiş emperyalizmin suç örgütüdür.

Üs ağı ve SACEUR komuta merkezi

NATO’nun askeri planlamasında en önemli meselelerden birisi ülkelerin ABD merkezli mekanizmaya eklemlenmiş olmasıdır. İttifakın en yüksek askeri makamı olan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı (SACEUR), kurulduğu 1950 yılından bu yana istisnasız her zaman bir ABD generali tarafından yönetilmiştir. Bu durum imzalanan anlaşmalardaki müttefikliklerin eşitliği söylemini boşa düşürmekte Avrupa ve Türkiye’deki tüm operasyon planlamalarının doğrudan ABD’nin öncelikleriyle uyumlu hale getirilmesini sağlamaktadır. NATO bünyesindeki ülkelerin “birlikte çalışabilirlik” adı altında standartlarını yenilemesi aslında bu ülkelerin lojistik, teknolojik olarak ABD’ye bağımlılaşması anlamına gelir. Bu bağımlılık, Türkiye gibi yeni sömürge ülkelerin gelişimini yavaşlatmış ve halkın ihtiyaçları yerine NATO’nun küreselleşme hedeflerine hizmet eden bir araç haline getirilmesine yol açmıştır.

NATO’nun Avrupa ve Türkiye’ye yayılmış toplam 1000’in üzerinde askeri üssü ve tesisi bulunmaktadır. Almanya’daki Ramstein Hava Üssü, Avrupa’daki hava operasyonlarının merkeziyken İtalya’daki Aviano ve Napoli üsleri, Akdeniz ve Orta Doğu’ya dönük operasyonlarda önemli rol oynar. İngiltere’deki Lakenheath ve Mildenhall, stratejik bombardıman ve hava ikmal kapasitesi konusunda özel olarak genişletilmiştir. Belçika’daki SHAPE karargâhı ise NATO’nun askeri planlamasının merkezidir. İzmir’de bulunan Müttefik Kara Komutanlığı (LANDCOM), NATO’nun kara ordularının karargahı olarak planlanmıştır. İncirlik Üssü, Orta Doğu operasyonlarının en kritik duraklarından biridir. NATO üsleri aracılığıyla ABD’nin Avrupa ve Türkiye’deki varlığı NATO adı altında kalıcılaştırılmıştır. Bu sayede ABD emperyalizmi, kendi üs ağına ek olarak NATO altyapısını da kullanarak küresel erişimini genişletmiştir.

Türkiye’de işgal ağının merkezi: İncirlik hava üssü

Türkiye’nin NATO kuşatmasındaki yeri emperyalizmin Orta Doğu’daki nükleer deposu ve köprü olarak kurgulanmasıyla şekillenmiştir. Kuşatmanın en tehlikeli halkalarından biri olan Adana’daki İncirlik hava üssünün kullanım hakkı ve stratejik kontrolü büyük oranda ABD Hava Kuvvetleri’ndedir. İncirlik, 1991 Körfez Savaşı’ndan, Afganistan’ın işgaline, Irak ve Suriye’deki operasyonlara kadar emperyalizmin bölgedeki tüm kanlı müdahalelerinde bir köprü vazifesi görmüştür. Ancak İncirlik’i asıl kritik ve tehlikeli kılan unsur, barındırdığı nükleer kapasitedir. ABD’ye ait B61 taktik nükleer bombaları Almanya, Belçika, Hollanda, İtalya ve Türkiye’de İncirlik’e konuşlandırılmıştır. “Nuclear sharing” adı verilen uygulamayla bu silahlar, nükleer güce sahip olmayan ülkelerin dahi uçaklarıyla taşınabilecek şekilde planlanmıştır. Bu silahların bakımı ve taşınması sırasında yaşanan riskler halkın bilgisi dışında tutulmaktadır. NATO’nun düzenli nükleer tatbikatları ve sürekli yenilenen bombalar, nükleer kapasitenin pratikte canlı tutulduğunun göstergesidir.  Hiroşima ve Nagazaki’deki yıkım düşünüldüğünde atom bombasından katbekat daha fazla güce sahip olan bu silahların saklanması İncirlik’i olası bir çatışmada birincil imha hedefi haline getirmektedir. Bu silahlar, “çift anahtarlı sistem” iddiasıyla hem ABD hem Türkiye’nin denetiminde olduğu söylense de fırlatma ve kullanım yetkisinin asıl kilidi ABD’nin elindedir.

Siyonizmin ve emperyalizmin kalkanı: Kürecik radar üssü

NATO kuşatmasının bir diğer önemli ayağı, 2012 yılında Malatya’da faaliyete geçen Kürecik radar üssü’dür. Bu tesis, NATO’nun füze savunma sistemi’nin (EPAA) en hayati erken uyarı merkezlerinden biri olarak işlev görmektedir. Kürecik’te bulunan AN/TPY-2 X-band radarı, binlerce kilometre mesafedeki balistik füzeleri fırlatıldığı anda tespit edebilecek teknolojik kapasiteye sahiptir. Kürecik’in varlık nedeni Orta Doğu’da ABD ve İsrail’in çıkarlarını korumaktır. Kürecik’ten elde edilen veriler anlık olarak doğrudan İsrail’in “Arrow”, “David’s Sling” ve “Iron Dome” füze savunma sistemleriyle paylaşılmaktadır. Bu durum Kürecik’i siyonizme hizmet eden bir istihbarat karakolu haline getirmekte, memleketi siyonizme karşı gerçekleşebilecek olası bir başkaldırıya karşı İsrail’e kalkan yapılmaktadır.

Türkiye onlarca büyük üsle birlikte ülkenin her köşesine yayılmış tesis, haberleşme noktası ve komuta merkeziyle NATO tarafından bir örümcek ağı gibi sarılarak işgal edilmiş durumdadır. Ankara-Ahlatlıbel’deki sinyal istihbarat birimleri, Diyarbakır-Pirinçlik’teki uzay gözetleme ve radar istasyonları, Konya’daki AWACS uçaklarının konuşlandığı erken uyarı üssü, Eskişehir’deki birleştirilmiş hava harekat merkezi (CAOC), Türkiye’nin hava sahasını NATO’ya yani doğrudan ABD emperyalizmine açmaktadır. Bartın’dan Rize-Pazar’a, İstanbul-Şile’den Mardin’e kadar uzanan ve birçoğunda nükleer silahlar barındıran üs ağı, emperyalizmin çıkarları için kocaman bir coğrafyanın gözden çıkarıldığının kanıtıdır.

Kimyasal ve biyolojik silahlar

NATO, kullanımı yasaklanmış kimyasal ve biyolojik silahları kullanmaktan asla geri durmamıştır. Yugoslavya’da, Irak’ta ve Libya’da yürütülen operasyonlarında kullanılan seyreltilmiş uranyum mühimmatları, bölge halklarında nesiller boyu sürecek kanser vakalarına ve kalıcı ekolojik yıkıma yol açmıştır. Uçaklardan atılan ve insan bedenini kemiğe kadar eriten beyaz fosforla binlerce insan yakılarak katledilmiştir. Patlayarak daha küçük mühimmatları serbest bırakan küme bombalarının patlamayan parçaları, savaşın üzerinden yıllar geçse bile halkın ölümüne sebep olmaya devam etmektedir. NATO, gittiği coğrafyalarda elini bulaştırdığı kanla bilinmelidir. Bu eli kanlı terör örgütünün Türkiye’deki varlığı, memleketi insanlık suçlarının ve katliamların ileri karakolu haline getirmiştir.

Eli kanlı terör örgütü NATO’nun suç dosyası

Bosna, Yugoslavya ve Kosova: Bosna İç Savaşı sırasında 1995’te gerçekleştirilen müdahale, bölgeyi ABD çıkarlarına göre dizayn ederken asıl büyük yıkım 1999’daki Yugoslavya bombardımanıyla gelmiştir. 78 günlük hava harekatı, sadece askeri hedefleri değil kamusal alanları da vurmuştur. Hastaneler, okullar, elektrik santralleri ve trenler bombalanmış, Belgrad’daki Sırbistan Radyo Televizyonu binası “propaganda merkezi” denilerek medya çalışanlarıyla birlikte yerle bir edilmiştir. Belgrad’daki Çin Büyükelçiliği’nin “yanlışlıkla” vurulması ise NATO’nun savaşa açlığının kanıtlar niteliktedir. Bölgede kullanılan tonlarca seyreltilmiş uranyum mühimmatı, bugün halk arasında “Balkan Sendromu” olarak bilinen kanser salgınlarının ve doğum anomalilerinin asıl sebeplerinden biridir. NATO, Balkanlar’ı etnik farklılıklar temelinde bölerek kendisine bağımlı küçük parçalara ayırmıştır.

Irak ve Suriye: 1991 Körfez Savaşı ile başlayan süreç, ABD öncülüğünde yürütülse de NATO üyesi ülkelerin üsleri, hava kuvvetleri ve lojistik desteğiyle gerçekleşmiştir. Bu savaşta ilk kez yoğun biçimde uydu destekli hedefleme, akıllı bombalar ve uzun menzilli hava saldırıları kullanılmış, pek çok kamusal alanla birlikte özellikle elektrik santralleri, su arıtma tesisleri, köprüler, yollar ve iletişim altyapısı sistematik olarak bombalanmış Irak’ın altyapısı yok edilmiş, su arıtma tesislerinin vurulması sonucu yüz binlerce Iraklı kolera ve tifo gibi hastalıklar yüzünden hayatını kaybetmiştir. ABD’nin 2003’teki ikinci işgali Irak’ta ise felaketler silsilesi yaratmıştır. Felluce gibi direnişin yoğun olduğu kentlerde kullanılan beyaz fosfor bombaları, insanları derisinden kemiğe kadar yakarken kullanılan nükleer mühimmatlar bölgeyi nesiller boyu sürecek bir genetik yıkıma sürüklemiştir. Bugün hala Irak’ta doğum anomalileri ve kanser oranları normalin katbekat üzerindedir. Suriye’de de durum çok da farklı değildir. Yürütülen operasyonlarla, Musul ve Rakka gibi pek çok şehirle birlikte Suriye yerle bir edilmiştir. Yine pek çok kimyasal silah kullanılmış binlerce insan katledilmiş ve NATO “kurtarma” anlayışının yok etmek olduğunu dünyaya Orta Doğu’dan ilan etmiştir.

Afganistan ve Pakistan: 11 Eylül sonrasında ABD tarafından başlatılan ve yirmi yıl süren Afganistan işgali boyunca düğün konvoyları, cenazeler ve köyler insansız hava aracı saldırılarıyla hedef alınmıştır. Operasyonların Pakistan sınırına kaydırılmasıyla birlikte, Pakistan topraklarında düzenlenen operasyonlar ve hava saldırıları binlerce insanın hayatına mal olmuş Afganistan’ı ve beraberinde Pakistan’ı bitmek bilmeyen 20 yıllık şiddetin kucağına itmiştir. NATO, 20 yılın sonunda arkasında açlık, yoksulluk bırakarak apar topar kaçmış, faturayı ise yine halka kesmiştir.

Sudan, Somali ve Libya: 1990’lı yılların başında Somali’ye “Umut Operasyonu” ile “insani yardım” adı altında giren NATO güçleri, kısa sürede binlerce sivili işkencede katletmiştir. 1998’de Sudan’da halkın ilaç ihtiyacının %90’ını karşılayan Al-Shifa ilaç fabrikasının vurulması, ilaca erişemeyen on binlerce insanın ölümüne yol açmıştır. 2011’de Libya’ya yönelik NATO müdahalesi kısa sürede rejim değişikliğine dönüşmüş NATO’nun hava saldırıları, ülkenin askeri ve idari altyapısını kısa sürede işlevsiz hale getirmiştir. Kaddafi’nin devrilmesinin de ardından ülke islamcı gruplar arasında parçalanmıştır. Öncesinde Afrika’nın en yüksek refah seviyelerinden birine sahip olan Libya bugün islamcı silahlı çetelerin savaş alanına dönüşmüştür.

Yemen: Yemen’de Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun uyguladığı abluka NATO’nun sağladığı yakıt ikmali, istihbarat ve silah desteğiyle uzun süre devam etmiştir. Bu yüzden yakın tarihteki en büyük gıda krizlerinden biri yaşanmış ve 85 binden fazla çocuğun açlıktan ölümüne yol açmıştır.

Akdeniz: Sea Guardian gibi operasyonlarla Akdeniz’i askeriyeye döndüren NATO, göçmenleri insani bir mesele değil bir tehdit olarak görmüştür. Teknolojik imkanları insanları kurtarmak yerine göç yollarını kapatmak ve insanları ölüme terk etmek için kullanmıştır. Akdeniz, bugün NATO eliyle katledilmiş binlerce mültecinin cesediyle dolu devasa bir mezarlığa dönüşmüş durumdadır.

NATO ve kontrgerilla bağlantısı

NATO’nun askeri planlamalarını ve karakterini anlamak için sadece üs ağlarına, kullandığı silahlara ya da savaşlara değil bizzat üye ülkelerin içinde ABD tarafından yetiştirilen kontrgerillalara da bakmak gerekir. Soğuk Savaş döneminde tüm Avrupa’yı bir ağ gibi saran Stay-Behind operasyonlarıyla “olası bir Sovyet işgaline karşı müdahale” adı altında kurulan kontrgerilla örgütleri, ülkeleri ABD’nin prangalarına bağlı tutmak ve toplumsal hareketleri durdurmak için her türlü suikastı, katliamı yürüten bir mekanizmaya dönüşmüştür. İtalya’daki Bologna katliamından Türkiye’deki faili meçhul cinayetlere, darbe süreçlerinden Belçika ve Yunanistan’daki provokasyonlara kadar pek çok olayın altında bu yapı bulunmaktadır.

Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya dahil edildiği andan itibaren Alparslan Türkeş-ABD ilişkileri aracılığıyla en azılı kontrgerilla yapılanmalarından biri yetiştirilmiştir. Özel Harp Dairesi bünyesinde şekillenmeye başlayan kontrgerilla yapılanması, Sovyet işgaline karşı müdahale amacıyla kurulduğu iddia edilse de pratikte namlusunu bizzat halka, demokratik kitle örgütlerine, aydınlara ve işçi sınıfına çevirmiştir. 1977 Kanlı 1 Mayıs, 16 Mart katliamı, Bahçelievler, Çorum, Sivas ve Kahramanmaraş katliamları gibi pek çok katliamın sorumlusu olan kontrgerilla, geçmişten bugüne kendisinin ve emperyalizmin çıkarlarına göre ülkede her türlü faşist terörü estirmekten geri durmamıştır. Kontrgerilla aynı zamanda da 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin önemli faktörlerinden biri olmuştur. Zemininin yaratılmasında kontrgerillanın aracılık ettiği 12 Eylül darbesi, NATO tarafından “bizim çocuklar başardı” diyerek benimsenmiş, Devrimci-Yol’un yürüyüşünü kanla durdurarak ülkeyi emperyalistlere ve neoliberalizmin yağma düzenine sonuna kadar açmıştır.

Kontrgerilla ve NATO hakkındaki dosyamıza ulaşmak için tıklayın!