ABD’nin bölge planlarının maşası, NATO’nun çapası olmayacağız! – 3 Şubat 2026

Adı Epstein rezaletinde de geçen, ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu’daki sömürge valisi gibi görev yapan Tom Barrack geçtiğimiz günlerde Milken Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada Türkiye’nin kendileri için rolünü tarif etmeye kalktı.

“Türkiye NATO’nun çapasıdır ve Avrupa’yı Rusya’ya karşı koruyan en önemli güçtür” ifadesini kullanan Tom Barrack aynı zamanda “Türkiye’nin İslami kimliği ve Hamas ile olan ilişkileri, silahsızlandırma sürecinin daha yumuşak ve başarılı yürütülmesini sağlar.” diyerek Gazze’ye yerleştirilecek Uluslararası İstikrar Gücü için de en uygun adayın Türkiye olduğunu ifade etti.

Tom Barrrack’ın açıklamalarındaki zamanla tesadüfi değil. Bu açıklamalar, 2025’in sonunda yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi ve 2026’nın hemen başında Pentagon tarafından yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi belgelerinde ABD’nin yani emperyalizmin amiral gemisinin yeni dönemde ortaya koyduğu stratejilere göre yapılıyor. Yani emperyalizm kendi stratejik yönelimine uygun olarak Ortadoğu’daki en önemli işbirlikçilerinden birisi olarak Türkiye’ye yeni görevler tarif ediyor.

Bu görevlerin ne olduğunu ifade etmeden önce her iki strateji belgesinde ifade edilen ve son Davos Zirvesi’nde de ortaya çıkan bir gerçeği tekrar ifade etmek gerekiyor. ABD’nin mevcut başkanı Donald Trump’ın sıkça “Make America Great Again” diyerek dile getirdiği “Önce Amerika” yaklaşımı basit olarak bir içe kapanma hedefi değildir. ABD’nin politikaları asla sadece ABD topraklarından ibaret olmamıştır. ABD politikaları uluslararası tekellerin güncel ihtiyaçlarıyla ve sömürgecilikle her zaman iç içedir. Dolayısıyla dünya coğrafyasının tamamını ilgilendirir. Önce Amerika yaklaşımı dahi ABD’nin dünyanın tüm coğrafyalarında hayata geçirilecek öncelikleriyle alakalıdır.

Bugün ABD’nin yayınladığı strateji belgelerinde en çok ifade edilen ihtiyaç “Yük paylaşımı”dır. Yani dünya coğrafyasının tamamında ama en çok da çatışmaların yoğunlaştığı alanlarda ABD kendi müttefiklik ilişkilerine doğru yükleri paylaştırmak istemektedir. Bu basit anlamda bir görev bölüşümü değil bu müttefiklerin iç siyasetinden uluslararası iş bölüşümündeki yerlerinde kadar her şeyi ABD ekseninde yeniden tanımlamak, var olan pürüzleri gidermek ve güncel görevleri tarif etmektir. ABD’nin bu müttefiklik ilişkilerini yeniden düzenleme noktasında en önemli araçlarından birisi de doğal olarak NATO’dur. NATO Genel Sekreter Yardımcısı Radmila Shekerinska tam da bu yüzden Norveç’te düzenlenen Oslo Güvenlik Konferansı’nda konuşurken “Yükü tek başına ABD’ye bırakamayız” diyerek bu durumu teyit etmiştir.

Tam da bu yüzden daha kısa bir süre önceye kadar Grönland adası etrafındaki gerilim sonucu ortaya çıkan “NATO dağılıyor mu?” sorularına cevabı NATO Genel Sekreteri Mark Rutte AB ülkelerine “Eğer Avrupa Birliği’nin veya bir bütün olarak Avrupa’nın ABD olmadan kendini savunabileceğini düşünen varsa rüya görmeye devam etsin.” diye seslenerek yanıtlamıştır. Mark Rutte’nin cevabı basit bir gerçeği daha hatırlatmıştır. NATO eşittir ABD’dir. Dolayısıyla emperyalizmin amiral gemisi olarak ABD’ye karşı mücadelenin bir parçası NATO’ya karşı mücadeledir.

Mark Rutte’nin hatırlatmalarının yanına eklememiz gereken önemli bir vurgu da Tom Barrack’ın Türkiye’ye için ifade ettiği “Avrupa’yı Rusya’ya karşı koruyan en önemli güçtür” vurgusudur. ABD Avrupa ülkelerini kendilerini savunma konusunda görmekte, Türkiye’yi hem Ortadoğu hem Kafkaslar hem de Avrupa’nın doğusundaki çatışma ve gerilimlerde yeni görevlerle konumlanmaktadır.

Bu görevlerden ilki Türkiye’nin çok övdükleri silah sanayisini NATO ve dolayısıyla ABD’nin çıkarları ekseninde geliştirmek ve yaygınlaştırmaktır. Türk İHA ve SİHA’ları Ukrayna Ordusu’nun hizmetinde bu yüzden kullanılmıştır. Şimdi başta Polonya olmak üzere çeşitli ülkelerle ASELSAN üzerinden yeni silah ve teknoloji anlaşmaları geliştirilmektedir. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu yönelimin bir parçası olarak en son Hırvatistan ziyaretinde çeşitli askeri envanterlerle birlikte Türk yapımı İHA’lardan özellikle övgüyle bahsetmiştir. Çünkü ABD yük paylaştırırken NATO aracılığıyla Türkiye’ye bölge ülkelerinin silahlandırılmasında aktif bir görev yüklemeyi hedeflemektedir ve bu hedef doğrultusunda çeşitli gelişmeler hayata geçmeye başlamıştır. Türk silah sanayi şirketleri bu görevi kabul etmekte ve bu görev neticesinde kârlılık hedeflemektedir.

ABD’nin Türkiye’ye yüklediği ve Tom Barrack tarafından ifade edilen görevlerinden ikincisi Türkiye’nin bölgesel çatışmalarda ABD lehine ileri bir diplomat olarak konumlanmasıdır. Gazze’de konumlanacak Uluslararası İstikrar Gücü için Türkiye’nin işaret edilmesi de Davos’ta ilan edilen Gazze İçin Barış Kurulu’nda Türkiye’nin İsrail’le birlikte yer alması da bu yüzdendir. ABD Ortadoğu’da başta İran’ı hedef almakta, İsrail’i bu doğrultuda saldırgan güç olarak değerlendirmekte Türkiye’yi de diplomasi için kullanmaktadır. Bundan sonraki süreçte de Türkiye böyle bir pozisyon alacaktır.

Türkiye’yi yöneten egemen sınıflar ittifakının ABD’yle çıkar ortaklığı yapma noktasında bir problemi yok. Zaten ekonomik, siyasi ve askeri bağımlılık ilişkileri onları buna zorunlu hale getiriyor. Ancak bizim yani başta gençlik olmak üzere Türkiye’nin emekçi halkının bu durumla büyük bir problemi olmalıdır.

Çünkü her defasında parlatılan, reklamları yapılan ve “milli gurur” meselesi haline getirilen savaş sanayi ABD ve NATO operasyonları için geliştirilmekte ve üretilen her silah dünyanın çok farklı coğrafyalarında sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı bağımsızlık ve egemenlik için mücadele eden dünya halklarına yöneltilecektir. Geçmişte Vietnam’da çocukları sakat bırakan ve gelecek nesilleri de etkileyen Napalm bombaları neyse bugün Türk silah sanayinin ABD ve NATO için ürettiği her silah aynı işlevi görecektir.

Türkiye’nin Ortadoğu’da ABD için üstleneceği her diplomatik görev Saray iktidarı tarafından hiç kuşkusuz bir başarı hikâyesi olarak sunulacaktır. Hatta Gazze’ye konuşlanmayı Filistin halkının mücadelesinin desteklenmesi ve İsrail saldırganlığının durdurulması olarak ifade edeceklerdir. Ancak bunun altında yatan gerçek Filistin halkının silahsızlandırılması, direnişinin tasfiye edilmesi ve Gazze’nin Trump’ın emlak planlarına uygun olarak yeniden inşasının önü açılmasıdır.

Türkiye’nin bu ikili görev çerçevesinde ABD ve NATO ekseninde hareket etmesi başta Türkiye’nin emekçi halkları için ve Ortadoğu’da tüm halklar için yıkıcı sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Türkiye’nin ABD ve NATO ekseninde yeni sürece uygun pozisyon alması demek emperyalist bağımlılık ilişkilerinin derinleşmesi demektir. Topraklarımızın Enerji ve maden şirketleri tarafından daha fazla talan edilmesi demektir, sömürge madenciliğinin yaygınlaşması demektir. Türkiye halkının ucuz emek gücü olarak uluslararası tekellere pazarlanması demektir. Eğitimde, sağlıkta, enerjide ve diğer temel hizmetlerde uluslararası tekellerin yaygınlaşması ve dolayısıyla halkın müşterileşmesi demektir. Tüm bunlar daha çok mülksüzleşme, daha çok güvencesizleşme ve yoksullaşma demektir.

ABD’nin tüm bu çerçevede yoğunlaşmasında Temmuz ayında Ankara’da gerçekleşecek NATO Zirvesi’nin dış politik hamlelerinde, ittifak içi ilişkileri yeniden konumlandırma planlarında ve yeni saldırganlık konseptinde kritik olduğu görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde NATO Genel Sekreter Yardımcısı Radmila Shekerinska “Ankara Zirvesi, uygulama ve somut sonuç üretme odaklı olacak.” diyerek bu hedefin altını çizmiştir.

Emperyalistler hedeflerini netleştiriyorsa biz de hedeflerimizi netleştiriyoruz; “ABD’nin bölge planlarının maşası, NATO’nun çapası olmayacağız!”. Türkiye’nin NATO’daki varlığının yarattığı yıkıcı sonuçları da, NATO’nun nasıl bir savaş ve sömürgecilik aygıtı olduğunu da, ABD’nin dünya halklarının neden baş düşmanı olduğunu da herkese anlatmaya, teşhir etmeye ve bu topraklarda güçlü bir antiemperyalist mücadele hattı oluşturmak için çalışmaya devam edeceğiz.