Gladio’nun Operasyonel Stratejisi
Gladio’nun operasyonel kalbi olan gerilim stratejisi toplumu sürekli bir güvensizlik, korku ve kaos ikliminde tutarak kitleleri güvenlik adına otoriter ve sağcı politikalara razı etmeyi amaçlayan sistematik bir psikolojik harp metodudur. Bu strateji, operasyonu düzenleyen asıl gücün kimliğini gizleyip suçu düşman olarak kodlanan sol/devrimci grupların üzerine yıkan sahte bayrak eylemleridir. İtalyan Gladio militanı Vincenzo Vinciguerra, mahkemedeki itiraflarında bu mantığı “Sivil halkı, kadınları ve çocukları vurmalısınız ki halk, kendisini koruması için devletten daha fazla otorite ve güvenlik talep etsin” sözleriyle çarpıcı bir şekilde ifşa etmiştir. Bu doğrultuda 1969’daki İtalya Piazza Fontana bombalaması veya Türkiye’deki 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı gibi olaylar, yükselen sınıf mücadelesini terör parantezine alarak boğmak ve askeri darbelere toplumsal meşruiyet zemini hazırlamak için bizzat kontrgerilla tarafından tezgahlanmıştır.
Topluma karşı savaş konsepti çerçevesinde, Maraş ve Çorum katliamları gibi kitlesel provokasyonlarla halkın farklı kesimleri birbirine kırdırılmış, suni dengenin devrimci bir kalkışmayla bozulma ihtimaline karşı devlet, paramiliter çeteler aracılığıyla kendi halkına karşı iç savaş taktikleri uygulamıştır. Bu stratejinin en önemli ayağını oluşturan suikastlar ise (örneğin Kemal Türkler, Doğan Öz veya Abdi İpekçi suikastları), toplumsal muhalefetin öncülerini tasfiye ederek kitleleri lidersiz bırakmayı ve devletin her şeye sahip olduğu algısını pekiştirmeyi hedefleyen birer cezalandırma ve yıldırma eylemi olarak işlev görmüştür.
Bölgesel Gladiolar
Gladio’nun küresel erişebildiği yerler, emperyalizmin yerel faşist odaklar ve sermaye sınıflarıyla kurduğu kanlı işbirliğinin coğrafi haritasıdır. NATO’nun kontrgerilla doktrini altında, her ülkenin özgün sınıf mücadelesine ve devrimci potansiyeline göre farklılaşan ancak özünde aynı antikomünist saldırganlığı taşıyan bir mekanizmadır. İtalya’da, sistemin ana üssü olan ve adını Roma kısa kılıcından alan Gladio, Licio Gelli liderliğindeki P2 Mason Locası, Vatikan bankaları ve CIA şefi William Colby ile kurduğu organik bağ sayesinde, 1969 Piazza Fontana ve 1980 Bologna Katliamı gibi toplumsal gerilim amaçlayan eylemleriyle toplumsal muhalefeti boğmuş, faşist Ordine Nuovo militanlarını devletin vurucu gücü haline getirmiştir. Türkiye’de, halk arasında kontrgerilla olarak bilinen Özel Harp Dairesi (Seferberlik Tetkik Kurulu), Ziverbey Köşkü işkencelerinden 1 Mayıs 1977 katliamına, Maraş ve Çorum’daki kitlesel provokasyonlardan 12 Eylül darbesine kadar uzanan süreçte, emperyalizmin devrimci hareketi ezme görevini üstlenmiştir.
Almanya’da, Schwert (Kılıç) kod adıyla örgütlenen yapı, CIA’nın eski Nazi/SS subaylarını ve Reinhard Gehlen liderliğindeki istihbarat kadrolarını “antikomünist tecrübeleri” nedeniyle sisteme dahil etmesiyle kurulmuş; 1952’de “Bund Deutscher Jugend” (Alman Gençlik Birliği) üzerinden solcu siyasetçileri öldürmek için hazırlanan suikast listeleriyle deşifre olmuştur. Fransa’da, önce Plan Bleu ardından Rose des Vents adıyla faaliyet yürüten birimler, De Gaulle’ün Cezayir’den çekilme ve NATO’nun askeri kanadından çıkma kararına karşı, aşırı sağcı paramiliter OAS (Gizli Ordu Örgütü) ile işbirliği yaparak bizzat devlet başkanına suikast ve darbe girişimlerinde bulunacak kadar cürretkarlaşmıştır. Yunanistan’da, Sheepskin (Koyun Postu) olarak bilinen ve LOK komandoları üzerinden örgütlenen ağ, solun seçim zaferini engellemek için 1967’de NATO’nun “Prometheus Planı”nı devreye sokarak Albaylar Cuntası’nı iktidara taşımış ve ülkede yıllarca sürecek bir “beyaz terör” dönemi başlatmıştır. Belçika’da, askeri istihbarat (SGR) bünyesindeki SDRA8 birimi, 1980’lerde “Nivelles Çetesi” olarak bilinen ve süpermarketlerde masum sivilleri hedef alan kanlı baskınlarla halkta otoriteye sığınma refleksi yaratmış, bu eylemlerin Gladio’nun olduğu yıllar sonraki parlamento raporlarında doğrulanmıştır.
Portekiz ve İspanya’da, faşist diktatörlüklerin (Salazar ve Franco) mirasıyla iç içe geçen Aginter Press ve Red Cuartel yapıları, sadece kendi ülkelerindeki devrimci süreçleri değil, Afrika ve Latin Amerika’daki ulusal kurtuluş hareketlerini de hedef alan uluslararası bir suikast ve sabotaj merkezi gibi çalışmıştır. İsviçre’de P-26 ve Avusturya’da OFS adlarıyla kurulan ağlar, bu ülkelerin resmi “tarafsızlık” politikalarına rağmen CIA’nın doğrudan kontrolünde ve parlamentolardan gizli olarak ormanlarda silah depoları inşa etmiş; 1990’da deşifre olduklarında Avrupa’da “egemenliğin kimde olduğu” tartışmasını alevlendirmişlerdir. Hollanda’da da (I&O) 1950’lerden itibaren doğrudan başbakanlığa bağlı ancak parlamentodan gizli olarak örgütlenen yapı, istihbarat ve operasyon olarak ikiye ayrılmış; Scheveningen ormanları gibi sivil alanlara gizlenen devasa silah depolarıyla olası bir sol yükselişi bastırmak üzere hazır tutulmuş ve varlığı ancak 1990’da Başbakan Ruud Lubbers tarafından devlet sırrı kalkanı çatlayınca itiraf edilmiştir., Norveç’te (ROC); II. paylaşım savaşı’nın direniş tecrübesini antikomünist bir saldırı aygıtına dönüştüren ordu istihbaratı, CIA ve MI6 ile tam koordinasyon içinde çalışarak ülkeyi hücrelere bölmüştür. Yapıların sadece dış işgale değil, ülkedeki sosyalist potansiyele karşı bir iç güvenlik subabı olarak kurgulandığı 1995 yılındaki resmi kabullerle belgelenmiştir. Danimarka’da (Absalon), askeri istihbarat bünyesinde aşırı milliyetçi ve dindar subaylardan oluşan birim, adını Ortaçağ’da kafirlere karşı savaşan bir din adamından alarak ideolojik bir haçlı karakterine bürünmüş; solcu aktivistlerin fişlenmesi ve psikolojik harp yöntemleriyle toplumsal muhalefetin pasifize edilmesinde anahtar rol oynamıştır. Lüksemburg’daki yapılanma ise 1984-1986 yılları arasında elektrik hatlarına ve kamu binalarına yönelik düzenlenen gizemli “Bommeleeër” (Bombacı) saldırılarıyla deşifre olmuş; bu bombalamaların halkta otoriteye sığınma ihtiyacı yaratarak polis bütçelerini artırmak ve devletin baskı aygıtını güçlendirmek için Gladio tarafından uygulandığına dair ciddi parlamento soruşturmalarına konu olmuştur. İsveç’te (AGAG – Aktionsgruppen Arla Gryning) ise durum çok daha kritiktir; zira kağıt üzerinde tarafsız olan İsveç, arka planda CIA kontrolündeki bu ağa göbekten bağlanmış, hatta anti-emperyalist duruşuyla bilinen Başbakan Olof Palme’nin 1986’daki suikastında, bu gizli ordunun içindeki sağcı-faşist unsurların ve uluslararası istihbarat ağlarının rolü sosyalist literatürde ve bazı resmi soruşturmalarda en güçlü şüphe odağı olarak kalmıştır.
Özetle bu kuzey ağları; emperyalizmin tarafsızlık veya sosyal demokrasi makyajının altına sakladığı, gerektiğinde kendi başbakanını bile tasfiye edebilecek kadar gözü kara, halk düşmanı birer pusudur. Sözde Sovyet işgaline karşı kurulmuş olsalar da, asıl işlevleri olan toplumsal muhalefeti fişleme, psikolojik harp yürütme ve statükoyu koruma görevlerini, NATO’nun gizli gölgesi altında başarıyla gerçekleştirmişlerdir. Sonuç olarak bu küresel ağ, emperyalizmin halkların özgürlük talebine karşı kurduğu tek vücut bir karşı-devrim organizasyonudur.
Deşifre Oluş ve Çöküş
Gladio ağlarının deşifre oluşu, 1990 yılında İtalya Başbakanı Giulio Andreotti’nin meclis kürsüsünden yaptığı tarihi itirafla tetiklenen bir domino etkisi olarak tarihe geçmiştir. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve SSCB’nin çözülme sürecine girmesiyle birlikte emperyalizmin Sovyet işgali bahanesinin altındaki zeminin kayması, bu gizli orduları artık açık hedef haline getirmiştir. Andreotti’nin 3 Ağustos ve 24 Ekim 1990 tarihlerindeki açıklamaları, NATO’nun gizli kontrgerilla ağlarının varlığını resmen kabul etmesiyle Avrupa’da siyasi bir kargaşa yaratmış, bu süreçte Avrupa Parlamentosu 22 Kasım 1990’da bu yapıları demokrasiye aykırı bularak derhal dağıtılması çağrısında bulunan tarihi bir kınama kararı yayınlamıştır. Ancak bu çözülme süreci, devletin tamamen temizlenmesi değil, Mahir Çayan’ın işaret ettiği oligarşinin içsel restorasyonu olarak gelişmiş; yani emperyalizm, Soğuk Savaş dönemi boyunca kullandığı bu aparatları, işlevlerini yitirdikleri noktada münferit birer suç şebekesi gibi göstererek tasfiye etmiştir. Bu deşifre sürecinin en çarpıcı örneklerinden biri İsviçre’de yaşanmış, parlamento tarafından kurulan PUK (Parlamenter Soruşturma Komisyonu), ordunun içinde hükümetten tamamen bağımsız çalışan P-26 adlı gizli orduyu keşfedince ülke sarsılmıştır. Aynı şekilde Belçika’da Nivelles Çetesi ve Lüksemburg’daki “Bommeleeër” olaylarının Gladio bağlantıları, sistemin kendi halkını bombalayan bir “terör odağı” olduğunu kanıtlamıştır. Türkiye’de ise bu süreç, 1996’daki Susurluk Kazası ile zirveye ulaşmış; devlet-siyaset-mafya üçgeninde somutlaşan kontrgerilla gerçeği, halkın sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemleriyle toplumsallaşmış ancak yargı süreçleri hiçbir zaman NATO’nun gizli protokollerine veya CIA karargahlarına uzanamamıştır.
Sonuç olarak, Gladio’nun çöküşü aslında bir cezasızlık kültürüyle sonuçlanmış; yargılananlar genelde sistemin kullan-at tipi tetikçileri olurken, bu yapıları kuran, fonlayan ve “stratejik kaos” emirlerini veren üst düzey bürokratlar ve emperyalist odaklar korunmuştur. Bu durum, devletin kendi günahlarından arınma seansı olarak nitelendirilir; yani Gladio ölmemiş, sadece neoliberalizm çağının yeni tehdit algılarına (terörle mücadele, hibrit savaş) uygun olarak yeni bir kabuğa bürünmüştür. Gladio’nun Soğuk Savaş sonrası sözde tasfiyesi, aslında bir yok oluş değil; emperyalizmin ve yerli oligarşinin kitleleri kontrol altında tutma stratejisinin neoliberal döneme uyarlanması ve paramiliterleşmenin özelleştirilerek süreklilik kazanmasıdır. Yeni özel savaş konsepti çerçevesinde, dünün gizli kontrgerilla orduları bugün yerini Wagner gibi devletlerarası hukukun dışına çıkan özel askeri şirketlere ve hibrit savaş yöntemlerine bırakmıştır. Giorgio Agamben’in işaret ettiği “İstisna Hali”nin artık istisna olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim biçimi haline geldiğinin en somut kanıtıdır.
Modern Gladio mekanizmaları artık sadece suikast ve bombalamalarla değil, dijital gözetim, siber dezenformasyon ve terörle mücadele adı altında yasallaştırılmış kalıcı olağanüstü hal rejimleriyle toplumsal muhalefeti ve anti-emperyalist direniş odaklarını hedef almaktadır.
Sonuç olarak Gladio’nun mirası, sermaye düzeninin kendi bekası için hukuku her an askıya alabileceği ve vatan savunması yalanları altında aslında sömürü çarklarını koruyan paramiliter bir şiddeti elinde tuttuğu gerçeğidir. Gladio ile hesaplaşmak, sadece geçmişin karanlık sayfalarını aralamak değil, bugün de farklı maskelerle devam eden emperyalist kuşatmaya karşı gerçek bir demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi yürütmektir.

