Gladioların Doğuşu
Gladio’nun kuruluş aşamasını, Batı emperyalizminin kapitalist düzeni korumak adına attığı en karanlık imzalardan biri olarak görmek gerekir; zira bu yapı sadece bir askeri birim değil, doğrudan halkın iradesine müdahale eden bir yapıdır. Bu inşa sürecinin temelinde yatan “Stay-behind” (kontrgerilla) doktrini, kağıt üzerinde bir Sovyet işgali durumunda ülkede kalıp
direniş örgütleyecek uyuyan hücreler yaratmayı amaçlasa da, gerçekte bu hücreler henüz bir işgal gerçekleşmeden kendi halkına, işçi sınıfına ve devrimci hareketlere karşı iç düşman konseptiyle harekete geçirilmiştir. CPC (Clandestine Planning Committee – Gizli Planlama Komitesi) ve ACC (Allied Clandestine Committee – Müttefik Gizli Komitesi), NATO bünyesinde ancak Brüksel’deki resmi hiyerarşinin bile üzerinde bir gizlilikle çalışarak, üye ülkelerin egemenlik haklarını ihlal eden gizli protokollerin yürütücüsü olmuşlardır.

Özel Savaş kavramı ise burada önemli bir rol oynar. Bu kavram, sadece silahlı çatışmayı değil, aynı zamanda psikolojik harp, dezenformasyon, suikast ve sabotaj gibi yöntemlerle toplumun sinir uçlarıyla oynamayı ifade eden çok boyutlu bir saldırı stiline sahiptir. Bu süreçte kullanılan paramiliter yapılar, devletin resmi ordusunun hukukla sınırlı kaldığı alanlarda, hiçbir anayasal
sorumluluğu olmayan, çoğu zaman faşist ve lümpen unsurlardan devşirilmiş tetikçiler ordusunu temsil eder. Dolayısıyla 1948 ve 1950 yıllarındaki o meşhur gizli maddelerle hayata geçirilen bu organizasyon, emperyalist hegemonyanın, yani ABD merkezli sermaye düzeninin dünya üzerindeki mutlak hakimiyet kurma çabasının, yerel işbirlikçilerle kurduğu bir kontrgerilla (gerilla yöntemlerini halk hareketlerine karşı kullanan karşı-devrimci güç) şebekesidir. Bu şebeke, “vatanı koruma” yalanıyla aslında sömürü düzenini korumuş, hak arama taleplerini “ulusal güvenlik” bahanesiyle kanla bastırmış ve devleti, halkına karşı pusuda bekleyen gizli bir silaha dönüştürmüştür.

Altyapıları ve teşkilatlanmaları
Gladio’nun teşkilatlanma mantığı, devletin görünen anayasal yüzü ile görünmeyen operasyonel yüzü arasındaki hukuki kopukluk üzerine inşa edilmiştir. Bu yapı Mahir Çayan’ın tabiriyle, emperyalizmin işbirlikçi oligarşi eliyle ülkeye yerleştiği ve halkın devrimci potansiyelini “Suni Denge” (halkın devletten korkması ve statükonun sarsılmaz sanılması) içinde tutmak için kullandığı bir şiddet aygıtıdır.Altyapı, kompartımanizasyon/bölmelere ayırma ilkesine dayanır; yani her hücre bir üst hiyerarşiden bağımsız görünür ancak NATO’nun CPC ve ACC merkezli dikey emir komuta zincirine göbekten bağlıdır.

Bu yatayda kopuk-dikeyde bağlı yapı, herhangi bir ifşa durumunda üst yönetimin makul inkar edilebilirlik zırhına bürünmesini sağlar; yani devlet, bu birimlerin yaptığı katliamları münferit olaylar veya kontrol dışı unsurlar olarak niteleyerek kendi kurumsal meşruiyetini korur. Resmi askeri hiyerarşinin ötesinde NATO’nun CIA ve MI6 ile paralel bir emir-komuta zinciriyle, bağımsız
haberleşme ağları ve sivil yerleşimlere gömülen gizli silah depolarıyla basın, sendikalar ve üniversiteler gibi sivil alanlara da sızmıştır; burada amaç, paramiliter yapıları toplumun bir parçası gibi göstererek toplumun toplumla bastırılması sürecini işletmektir.

Paramiliter altyapı, her ülkenin kendi sınıf mücadelesi karakterine göre farklı maskeler takmıştır: İtalya’da P2 Mason Locası ve gerilim stratejisi ile toplumu sağcı otoriterliğe iten bir terör odağına (Gladio), Türkiye’de Kontrgerilla (Özel Harp Dairesi) eliyle devrimci hareketi ezmeye programlanmış bir yapıya, Almanya’da (Schwert) ise antikomünist tecrübeleri nedeniyle sisteme eklemlenen eski Nazi/SS subaylarının oluşturduğu Gehlen Örgütü’ne dönüşmüştür. Belçika’daki (SDRA8) Nivelles Çetesi baskınları gibi sivil halkı hedef alan katliamlarla güvenlik talebi yaratarak toplumsal rıza üreten, Yunanistan’da (Operation Sheepskin) demokratik süreçleri cunta marifetiyle askıya alan, Fransa’da (Plan Bleu) bizzat De Gaulle’e karşı darbe planlayacak kadar bağımsızlaşan ve hatta İsviçre (P-26) ile Avusturya (OFS) gibi tarafsız ülkelerde bile egemenliği hiçe sayarak gizli sığınaklar kuran bu ağ; Portekiz’deki Aginter Press üzerinden uluslararası bir suikast merkezine, İspanya’da ise Franco sonrası devrimci potansiyeli bastıran “Red Cuartel”e evrilerek emperyalist-kapitalist düzenin halkın özgürlük taleplerine karşı kurduğu küresel bir saldırı hattı haline gelmiştir.

Finansman ve Lojistik
Gladio’nun finansman ve lojistik altyapısı, Emperyalizmin yerli oligarşiyle kurduğu sömürü ilişkisinin en somut ve karanlık ekonomik yüzüdür. Bu yapı, temelde Marshall Planı gibi yardım adı altındaki emperyalist fonlarla karıştırılmış, ancak zamanla bizzat halkın kanı ve toplumsal çürüme üzerinden beslenen devasa bir kara bütçe ekonomisine evrilmiştir. Marshall Planı, sadece bir ekonomik kalkınma projesi değil, Avrupa ve Türkiye’deki paramiliterleşmenin ilk sermayesi sağlamış, bu fonlarla kurulan sığınaklar ve eğitilen kadrolar; zamanla parlamentoların denetleyemediği, bütçe dışı birer operasyonel birimlere dönüşmüştür. Bu finansal karanlığın en derin ve detaylı ayağını uyuşturucu trafiği oluşturur.

Zira Gladio tipi yapılar, devletin resmi bütçesine muhtaç kalmamak ve makul inkar edilebilirlik zırhını korumak için, özellikle Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan eroin rotası gibi uluslararası narkokapitalist ağlarla organik bir bütünleşme içine girmiş, uyuşturucudan elde edilen kara para bizzat istihbarat servislerinin koruması altında kontrgerilla eylemlerinin, faşist çetelerin ve suikast şebekelerinin yakıtı haline getirilmiştir. Silah kaçakçılığı ise bu lojistik ağın orta ölçekli bir adımıdır, zira kayıt dışı silahların dolaşımı, hem operasyonlarda iz bırakmamayı sağlar hem de devletin yasal ordusu dışında, paramiliter şiddeti besleyecek devasa bir envanter yaratır. Tüm bu kirli mekanizmanın hukuksal ayağı ise “Örtülü Ödenek” sistemidir. Halkın vergilerinden oluşan kamu kaynaklarının, milli güvenlik ve devlet sırrı kalkanı arkasında hiçbir denetime tabi tutulmadan bu karanlık odaklara aktarılması, aslında devletin kendi anayasal düzenini yıkmak için yine kendi kaynaklarını kullandığı bir içsel
sömürü döngüsüdür.

Sonuç olarak Gladio’nun lojistiği, emperyalist merkezin sağladığı başlangıç sermayesiyle kurulan, ancak varlığını uyuşturucu, silah kaçakçılığı ve halkın cebinden çalınan gizli fonlarla sürdüren, ekonomik olarak “özerkleşmiş” bir suç imparatorluğunun analizidir.

Operasyonel Stratejisi
Gladio’nun operasyonel kalbi olan gerilim stratejisi toplumu sürekli bir güvensizlik, korku ve kaos ikliminde tutarak kitleleri güvenlik adına otoriter ve sağcı politikalara razı etmeyi amaçlayan sistematik bir psikolojik harp metodudur. Bu strateji, operasyonu düzenleyen asıl gücün kimliğini gizleyip suçu düşman olarak kodlanan sol/devrimci grupların üzerine yıkan
sahte bayrak eylemleridir.

İtalyan Gladio militanı Vincenzo Vinciguerra, mahkemedeki itiraflarında bu mantığı

Sivil halkı, kadınları ve çocukları vurmalısınız ki halk, kendisini
koruması için devletten daha fazla otorite ve güvenlik talep etsin.

sözleriyle çarpıcı bir şekilde ifşa etmiştir. Bu doğrultuda 1969’daki İtalya Piazza Fontana bombalaması veya Türkiye’deki 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı gibi olaylar, yükselen sınıf mücadelesini terör parantezine alarak boğmak ve askeri darbelere toplumsal meşruiyet zemini hazırlamak için bizzat kontrgerilla tarafından tezgahlanmıştır. Topluma karşı savaş konsepti çerçevesinde,
Maraş ve Çorum katliamları gibi kitlesel provokasyonlarla halkın farklı kesimleri birbirine kırdırılmış, suni dengenin devrimci bir kalkışmayla bozulma ihtimaline karşı devlet, paramiliter çeteler aracılığıyla kendi halkına karşı iç savaş taktikleri uygulamıştır. Bu stratejinin en önemli ayağını oluşturan suikastlar ise (örneğin Kemal Türkler, Doğan Öz veya Abdi İpekçi suikastları), toplumsal muhalefetin öncülerini tasfiye ederek kitleleri lidersiz bırakmayı ve devletin her şeye sahip olduğu algısını pekiştirmeyi hedefleyen birer cezalandırma ve yıldırma eylemi olarak işlev görmüştür.