NATO’nun Ekonomi Politikalarını Okumak

NATO, resmi anlatılarda İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir “savunma kalkanı” olarak sunulagelmiştir. Oysa örgütün tarihsel pratiği, basit bir sınır bekçiliğinin çok ötesine geçer. NATO, esasen emperyalist-kapitalist sistemin krizlerini yöneten, sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayan ve sınıf mücadelesini küresel ölçekte disipline eden devasa bir iktisadi-politik aygıttır. Bugün 2025 Lahey Zirvesi ile önümüze konulan %5’lik “savunma” harcaması hedefi de bu bağlamdan kopuk değildir. Bu dayatma, NATO’nun söz konusu tarihsel misyonunun, güncel kriz koşullarında çok daha saldırgan bir biçimde yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir.

NATO’nun kuruluşunu anlamak için, Avrupa’da yükselen sosyalist dalgayı ve sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketlerini hatırlamak gerekir. Kapitalist merkezler, Sovyetler Birliği’nin varlığı karşısında ideolojik ve ekonomik bir tahkimata ihtiyaç duymuştur. Ancak bu tahkimatın yöntemi, basit bir silahlanma kararının ötesindedir. İktisatçı Michal Kalecki, meşhur “Tam İstihdamın Siyasi Yönleri” makalesinde sermaye sınıfının kriz dönemlerinde piyasayı canlandırmak için devlet harcamalarına muhtaç olduğunu tarif eder. Fakat bu harcamanın nereye yapılacağı hayati bir sınıfsal tercihtir. Devletin okul, hastane veya konut inşa etmesi, işçi sınıfının refahını ve pazarlık gücünü artırır; bu da sermaye için “siyasi bir tehlike” yaratır. Oysa günümüzde kamu kaynaklarının devasa bir kısmı, yönetim mantığı itibarıyla birer şirket gibi işleyen kamu veya özel savunma sanayine aktarılmaktadır. Bu model, kamu yararı gözeten klasik yatırımların aksine, sermaye disiplinini bozmadan talep yaratır; kârlar artarken toplum hiyerarşi ve militarizmle kuşatılır. NATO, küresel kapitalizm için bu yapının kurumsal çatısıdır. Soğuk Savaş’tan itibaren ABD’nin dünya hâkimiyeti projesi kapsamında kendisine bağımlı kıldığı devletlerin orduları, birer “iç savaş ve isyan bastırma” gücü olarak yapılandırılmış; devlet bürokrasisi, istihbarat ağları ve iç güvenlik aygıtları uluslararası kontrgerilla ağının bir parçası haline getirilmiştir. Türkiye’de Seferberlik Tetkik Kurulu ve Özel Harp Dairesi ile somutlaşan bu yapı; üniversitelerden medyaya, sendikalardan kamu ihale sistemine kadar tüm toplumsal mekanizmalara sirayet eden bir kontrgerilla mantığını yerleşik kılmıştır. Grevlerin yasaklandığı, sendikaların kapatıldığı her askeri müdahale, NATO konseptinin emekçi sınıflara karşı nasıl harekete geçtiğinin kanıtıdır.

Bağımlı Birikimin “Uç Karakolu”

Türkiye’den 1952’de NATO’ya girişi, egemenlerin iddia ettiği gibi bir “güvenlik şemsiyesi” değil; ülke kapitalizminin emperyalist sisteme bağımlı eklemlenme sürecinin en kritik virajıdır. Bu eklemlenmenin ilk kan bedeli Kore Savaşı’nda ödenmiştir. Türkiye halklarının tarihsel hiçbir bağının olmadığı bir coğrafyada, sırf emperyalist hiyerarşide yer kapabilmek uğruna askerlerin ölüme gönderilmesi, NATO üyeliğinin karakterini özetler. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, bu yapının Türkiye’deki izdüşümleridir. Bu müdahaleler, sadece siyasi iktidarı değiştirmemiş; 24 Ocak Kararları örneğinde olduğu gibi, ülkenin ekonomik yapısını küresel sermayenin ihtiyaçlarına göre zorla yeniden biçimlendirmiştir. NATO üyeliği, Türkiye’de sermaye birikiminin önündeki toplumsal engellerin askeri yöntemlerle temizlenmesinin garantörü olmuştur.

Sovyetler Birliği Sonrası NATO

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla NATO’nun varlık nedeni teorik olarak ortadan kalktı. Ancak örgüt tasfiye edilmek bir yana, “kriz yönetimi” ve “insani müdahale” kılıfıyla daha da büyüdü. Çünkü kapitalizm, 2000’li yıllara girerken durgunluk kriziyle yüzleşiyor ve ürettiği devasa ekonomik artığı eritecek alan bulamıyordu. Bu dönemde NATO, güvencesizleşme ve yoksullaştırmayla birlikte proleterleşmenin temel sacayaklarından biri olan “mülksüzleşme yoluyla birikim” sürecinin vurucu gücü oldu. Yugoslavya’nın bombalanması en net örnektir: Önce askeri harekatla ülkenin altyapısı ve sanayisi değersizleştirildi, ardından IMF reçeteleriyle bu varlıklar küresel sermayeye devredildi. Afganistan ve Irak işgalleri, krizdeki sermaye için yeni “mekânsal çözümler” arandığını gösterdi.

2025 Lahey Zirvesi ve Krizin 1,2 Trilyon Dolarlık Faturası

Bugün geldiğimiz noktada, emperyalist sistemin krizi derinleştikçe NATO’nun saldırganlığı da aynı oranda artıyor. 27 Haziran 2025’te Lahey’de düzenlenen NATO Liderler Zirvesi, bu sürecin en somut belgesidir. Zirvede alınan kararla, müttefik ülkelerin 2035 yılına kadar savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarması hedeflenmektedir. Bu devasa bir servet transferidir. Mevcut GSYH verileriyle hesaplandığında, bu kararın NATO ülkelerine toplam faturası 1,2 trilyon dolardır. 2024’te yaklaşık 1,4 trilyon dolar olan toplam askeri harcamanın, hedef tutturulduğunda 2,6 trilyon dolara fırlaması öngörülüyor. NATO küresel krizin maliyetini yöneten devasa bir mali yeniden dağıtım mekanizması olduğunu kanıtlıyor. Brown Üniversitesi’nin “Costs of War” projesinin verileriyle de sabit olduğu üzere; “güvenlik” adına harcanan her kuruş, aslında eğitimden, sağlıktan ve sosyal güvenlikten çalınan kaynaktır.

Türkiye’ye Kesilen Fatura

Peki bu küresel karar Türkiye için ne anlama geliyor? 2024 verilerine göre Türkiye’nin askeri harcamaları GSYH’nin yaklaşık %2,1’i seviyesindedir. Lahey’de dayatılan %5 hedefi, Türkiye’nin savaş bütçesini bugünkü rakamlarla yaklaşık 32 milyar dolar artırması demektir. Halkın barınma kriziyle boğuştuğu, emekli maaşlarının eridiği, kamusal hizmetlerin çöktüğü bir ekonomik tabloda; savunma bütçesini 2,5 katına çıkarma taahhüdü, açık bir sınıfsal savaştır. Kamu bütçesinin, halkın refahı yerine küresel silah tekellerine ve yerli taşeronlarına aktarılması, militarizmin bir “yeniden dağıtım aracı” olarak kullanılmasıdır.

Teknoloji ve Bağımlılık

Meselenin bir diğer boyutu ise teknolojidir. NATO’nun DIANA programı, sivil inovasyon ile askeri ihtiyaçlar arasındaki sınırı tamamen silmiştir. Yapay zeka, biyoteknoloji ve kuantum gibi alanlardaki en riskli Ar-Ge yatırımları kamu fonlarıyla finanse edilmekte, ancak elde edilen teknolojik rant özel sermayeye kalmaktadır. Ayrıca günümüzde Blackwater ve Wagner gibi örneklerle de görüldüğü üzere, özel askeri ve güvenlik şirketlerinin sistemdeki ağırlığı dramatik şekilde artmıştır. NATO’nun dayattığı STANAG standartları ve “birlikte çalışabilirlik” ilkesi, Türkiye gibi ülkelerin savunma sanayilerini ABD merkezli tedarik zincirlerine teknik olarak kilitlemek üzerine kuruludur. Yerlilik hamaseti ne kadar yapılırsa yapılsın, NATO standartlarına üretim yapmak, emperyalist iş bölümüne taşeron olarak eklemlenmektir.

Sonuç Yerine

NATO tartışmasını “ulusal güvenlik” ya da “jeopolitik zorunluluklar” parantezine sıkıştırmak, meselenin özünü bilinçli biçimde perdelemektir. NATO, durgunluk içindeki kapitalist ekonomilere doping sağlamak, yükselen toplumsal muhalefeti “güvenlik” söylemi ve zor aygıtlarıyla bastırmak ve çevre ülkelerin emek ve kaynaklarını emperyalist merkezlere transfer etmek üzere kurumsallaşmış bir yapıdır. Türkiye’nin önüne konan GSYH’nin %5’i düzeyindeki askerî harcama hedefi, halktan alınan kaynakların silahlanmaya, savaşa ve sermaye birikimine aktarılması anlamına gelmektedir. Bu tercih, ne teknik ne de kaçınılmazdır; açık bir sınıfsal tercihtir.

Bu nedenle NATO’ya karşı mücadele, dış politika ya da barış talebiyle sınırlı değildir. Bu mücadele, emeğini, yaşamını ve geleceğini savunan sınıfların; özgürlüğü ve toplumsal eşitliği hedefleyen bir anti-emperyalist hattın zorunlu parçasıdır.