
NATO: Savunma ittifakı mı, savaş örgütü mü?
İkinci Paylasım Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde, Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki askeri ve ideolojik varlığını baskılamak ve kıta güvenliğini sağlamak gerekçesiyle Kuzey Atlantik Antlaşması hazırlanmış; antlaşma 4 Nisan 1949’da imzaya açılmış ve 24 Ağustos 1949’da yürürlüğe girmiştir. Emperyalizmin eli kanlı savaş örgütü NATO’nun kuruluş amacı “Avrupa’nın savunulması” olarak ilan edilse de ittifakın siyasal ve askeri gücü ABD liderliğinde emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda şekillenmiştir. Yani NATO, Dünya ölçeğinde sermayenin çıkarlarını güvenceye alan, halkların mücadelesini bastıran, işgali “güvenlik” diye pazarlayan bir savaş aygıtıdır.
Bu tespiti anlamak için NATO’yu etik veyahut güvenlik bazlı tartışmaların değil, emperyalizmin maddi gerçekliğiyle görmek gerekir. Lenin’in emperyalizm tahlili burada temel alınabilecek en önemli kaynaktır:
Emperyalizm, kapitalizmin gelişmesinin öyle bir aşamasıdır ki bu aşamada tekellerin ve finans kapitalin egemenliği kurulmuştur, sermaye ihracı belirgin bir önem kazanmıştır, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılması başlamıştır, yeryüzünün bütün topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında bölüşülmesi tamamlanmıştır.1
Savaş sonrasında tüm dünya halklarında barış beklentisi hakimken, emperyalist güçler arasında paylaşım savaşı doğası gereği hız kesmeden devam etmişti. Bir diğer yanda da Sovyetler örneğinin olması tüm dünya halklarında sosyalizme dair bir bakış oluşturmuştu. Halklar özgür ve adil bir yaşamın özlemlerde kalmadan mümkün olabileceğini Sovyetler’de görüyordu. Tabii bu durum başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler için de bir o kadar endişe vericiydi. Çünkü ABD sosyalizm umudunun kendi sistemine karşı bir tehdit olduğunun farkındaydı.
Tam da bu noktada ABD Dışişleri Bakanı Marshall’ın konuşması yeni bir sürecin başlangıcına işaret etmişti. Marshall Planı adlı yardım aracılığıyla “komünizm tehdidi” altında bulunan ülkelere savaş sonrası kalkınma yardımı adı altında ekonomik yardım sağlanacaktı. Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeler de bu planın başında geliyordu. Her ne kadar kalkınma planı olarak lanse edilse de bu yardımlardaki amacın ne olduğu ABD Senatosu’nda imzalanan Yardım Bedeli adlı belgede açıkça ifade ediliyordu: ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü yardım politikasının başlıca amacı öncelikle Amerika’nın güvenliğini sağlamak ve Amerikan değerlerinin hâkim kılınacağı bir dünya yaratmaktır. Yardım politikası müttefiklerle kalkındırmaktan ziyade bizim güvenlik ve savunma politikalarımıza hizmet ettiği bir gerçektir.
Truman Doktrini olarak anılan, ABD Başkanı Truman’ın yaptığı ünlü konuşmada ise “ABD dış politikası dış baskılara karşı koymaya çalışan hür milletleri destekleme amacına yönelecektir.” diyerek sosyalizm heyulasına karşı bir politika yürüttüklerini açıkça ifade etmişti. “Dış baskılar” sosyalizm tehdidi, “hür milletler” ise sosyalizm veya halk cumhuriyeti olarak yönetilmeyen ülkelerdi. Bu dönem bilinçli bir şekilde yükseltilen anti-komünist propagandalar, Sovyetler Birliği’ni Avrupa için bir tehdit olarak sunmuş; bu da ABD’nin askeri ve siyasal hegemonyasını meşrulaştırmıştı.
Marshall Planı ve Truman Doktrini anlaşmasının Türkiye’de imzalanması, anlaşmanın 3. maddesine göre “Türk Hükümeti tarafından Amerika’nın Türkiye’de propagandasının yapılmasını” da garantilemişti. Ayrıca anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra ABD subayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin karargah ve birliklerine yerleşmişlerdir. Türk subayları da ABD’ye götürülerek eğitilmeye başlanmıştır. Bu eğitimin ABD’nin kendisine bağlı, emperyalist sistemin hizmetkarı olacak kadrolar yetiştirmesinden başka bir şey değildir. Bunu en net ünlü emekçi Orgeneral Turgut Sunalp anlatmaktadır: Ben Türk Harp Akademisi’nden sonra, Amerikan Harp Akademisi’nde okudum. Kore’de harp ettim. Türkiye’de ilk NATO subayıyım. NATO’ya hizmet ettim. Amerikalılarla haşır neşir oldum, Amerika’yı çok severim.
Sonuç itibariyle NATO’nun kuruluşunu açıklamak için çeşitli kılıflar uydurulmasının yanında asıl sebep Sovyetler’in dünya genelinde sosyalizm etkisi yaratması, başta Batı Avrupa olmak üzere yükselen işçi hareketlerinin, devrimci söylemin, sömürge coğrafyalarda kopan anti-emperyalist tepkilerin kontrol altına alınmasıydı. Hatta NATO kurulduktan sonra ilk anlaşma metninde gizli bir madde yer alıyordu. Bu maddede söylenenler NATO üyesi ülkelerin tarihlerindeki katliamların da cevabını veriyor: NATO’ya üye olmak isteyen her devlet, komünizme karşı mücadele edecek bir devlet örgütlenmesi oluşturmak zorundaydı. Kontrgerilla örgütlenmeleri bu zeminde oluşturulmuştu.
NATO, bir yandan Sovyetler Birliği’ne karşı askeri bir blok olarak kurgulanırken, öte yandan Avrupa’da ve çevre ülkelerde emperyalist sistemin koruyucusu olarak çalışmıştı. Bir yandan da ABD’nin her ülkede kendilerine bağlı güçlerin iktidara getirilmesi gerektiğinin ifade edildiği zamanlarda Türkiye’de seçimlere gidiyordu, Menderes iktidara gelmişti. Menderes’in iktidara gelmesinden hemen sonra patlayan Kore Savaşı, Türkiye’nin NATO’ya girmesi için bir fırsattı. En nihayetinde meclise dahi danışma gereği duyulmadan Kore’ye asker gönderildi.

Kore Savaşı başarısıyla NATO’ya giren Türkiye’ye Balkanlardan Boğazlara, Doğu Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar geniş bir alanda görev verilmişti. Türkiye artık ABD yönetimindeki NATO’nun emrine amade konumundaydı. Sonrasında NATO’nun 3. maddesine göre Amerika’yla elliyi geçik anlaşma imzalandı, üslerden radarlara ve kontrol merkezlerine kadar Türkiye’de NATO yerleşkeleri açıldı. Örneğin, Sovyetler Birliği’ni gözleyen casus uçakları (U2) Türkiye’deki üslerden havalanıyordu. Hatta 1958 yılında ABD, Lübnan iç savaşına müdahale ederken İncirlik Üssü’nü kullanıp, Türkiye’deki hükümete bildirmeye tenezzül bile etmemişti. Tam olarak bu yüzden NATO’yu sadece “dış tehdit” üzerinden okumak eksiktir. NATO aynı zamanda içe dönük bir düzen mekanizmasıdır.
Böyle bir sistemde savaşlar istisnai anlar değil, emperyalist düzenin sürdürülebilmesi için zor araçlarının en vahşi kullanımıdır. Sömürü ilişkilerini sürdürmek ve dünya pazarındaki hegemonyasını korumak için her türlü savaş ve katliamdan çekinmeyen NATO, emperyalistlerin en büyük savaş gücüdür. Bu yüzden NATO barışın değil güç dengelerinin yeniden tasarlandığı ve halklara karşı savaşların meşrulaştırıldığı bir zemindir.
“Savunma ittifakı” anlatısı, NATO’nun fiili sicili karşısında daha da komik hale gelmektedir. Yakın tarihe baktığımızda, 1999 Yugoslavya bombardımanı, bu tartışmanın en çıplak örneklerinden biridir. NATO, Birleşmiş Milletler yetkisi olmadan ki BM de emperyalistlerin çıkarını gözeten bir kurumdur, egemen bir ülkeyi haftalarca bombalamış, altyapıyı hedef almış, sivilleri katletmiş ve bunu “insani müdahale” etiketiyle meşrulaştırmıştır. “İnsan hakları” söylemiyle yapılan saldırı, emperyalist savaşın en işlevsel propaganda tekniğine dönüşmüştür. Bugün bu bölgenin geldiği durum ortadadır.
Afganistan işgali de NATO’nun gerçek karakterini açığa çıkaran bir başka örnektir. İkiz Kuleler saldırısı öne çıkartılarak 11 Eylül sonrasında NATO tarihinde ilk kez savunma maddesi devreye sokulmuş, bunun sonucu 20 yıl süren bir işgal olmuştur. Sonuç ortadadır: Yüz binlerce ölüm, yerinden edilen milyonlar, yok edilen bir ülke ve sonunda emperyalist blokun apar topar çekilişi… “Teröre karşı savaş” söylemiyle yürütülen bu işgal, aslında emperyalist blokun işgalidir. NATO burada “savunma” değil, doğrudan saldırı pozisyonundadır. Üstelik bu saldırı, sadece askeri değil; siyasi, kültürel ve ekonomik bir yıkım süreciyle birlikte ilerlemiştir ve günümüzde Afganistan cihatçı güçlerin eline bırakılmıştır.
Yugoslavya, Irak, Afganistan, Suriye, Yemen… NATO ve NATO iltisaklı devletlerin resmi veyahut resmi olmadan emperyalist sistemin çıkarları adına gerçekleştirdiği savaşların, katliamların birkaç örneğidir. ABD ve NATO her geçen gün saldırganlığını daha da artırmaktadır.
Bu tabloyu sadece “ABD” üzerinden açıklamak da saflıktır. Her ne kadar NATO operasyonları emperyalist sistemin “öncülüğünü” yapan ABD politikaları çevresinde gelişse de NATO’ya dahil olan her devlet bu savaş suçuna ortak olmakta, “güvenlik ittifakı” maskesiyle içinde bulundukları bu emperyalist savaş makinesinin suçlarına ortak olmaktadırlar. NATO’nun yaptığı, kendi doğasının gereğidir. Çünkü NATO sınıfsal bir organizasyondur. Kapitalist merkezlerin çıkarlarıyla uyumlu çalışır. NATO, çevre ülkeleri emperyalist sisteme entegre etmenin askeri biçimidir. Bu entegrasyon, çevre ülkelerin bağımsız siyasal hatlar üretmesini zayıflatır; manevra alanını daraltır; devletleri emperyalist güvenlik stratejilerine bağlar.
NATO, yukarıda da bahsettiğimiz gibi resmi söylemde savunma ve güvenlik ilkeleri temelinde kendini tanımlasa da tarihsel işlevi ve pratiği incelendiğinde bu söylemin ne kadar yalan olduğu açık biçimde ortaya dökülmektedir. İttifak, kuruluşundan itibaren ABD öncülüğünde şekillenmiş; özellikle Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Avrasya coğrafyasında emperyalist güç dengelerinin korunması ve yeniden üretilmesi doğrultusunda etkin bir askeri ve siyasal araç olarak kullanılmıştır.
NATO, Orta Doğu’da yaşanan savaşların ve yıkımın en önemli sorumlusudur. Filistin’de ve Suriye’de süren işgal ve katliamlar, emperyalist güçlerin açık desteğiyle devam etmektedir. Afganistan, Irak, Yemen, Libya, Suriye ve birçok bölgede milyonlarca insanın yaşamı NATO politikaları ve emperyalist müdahaleler sonucu altüst olmuş haldedir. Cihatçı örgütlerin ortaya çıkışı ve büyümesi de bu müdahalelerin bir parçasıdır. Bugün İran’a yönelik savaş tehditleri, aynı politikaların sürdüğünü göstermektedir.
Sonuç açık: NATO bir savunma ittifakı değildir. NATO, emperyalist savaşların kurumsal organizasyonudur. “Barış” diye sunduğu şey, emperyalist düzenin barışıdır: bağımlılık ilişkilerinin sürekliliği, sınıf çelişkisinin bastırılmasıdır. NATO’nun olduğu yerde halkların özgürlüğü değil, sermayenin güvenliği vardır. Bu yüzden NATO’ya karşı mücadele, sadece bir dış politika tercihi değil; anti-emperyalist, sınıfsal ve devrimci bir görevdir.

Bugün “NATO defol” demek, sadece bir slogan değil; bu toprakların halklarının ve gençliğinin, kendi kaderini tayin etme iradesidir. Emperyalist ittifakların zincirini kırmadan özgürlük olmaz. NATO’nun savaş aygıtına karşı, halkların dayanışması; işçi sınıfının örgütlü gücü ve anti-emperyalist mücadele vardır. Savunma masalını yırtıp atmanın zamanı çoktan zamanı geçmiştir. Altıncı filoyu denize döken gençlik hareketi yol göstericidir. Bugün görev, bu savaş örgütünü teşhir etmek ve ona karşı mücadeleyi aynı şekilde büyütmektir.
- V. I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism (1916), Chapter 7 (“Imperialism as a Special Stage of Capitalism”). ↩︎
